Metaverse, Life 4.0
Prof.Dr. İsmail Hakkı Aydın 2022-05-25

(BEYNİMDE FIRTINALAR!)
Metaverse Sanal Dünyası, Arttırılmış Gerçeklik, aldı başını gidiyor. Nereye kadar bu insanlığın yolu. Bilinmez bir meçhulün yolcuları mıyız acaba…
Bilim ve Teknoloji o kadar süratli ilerliyor, o kadar beklenmedik yenilikler ve sürprizler hayatın karşısına çıkıyor ki, takip etmekte güçlük çekmek ve istikbali tahmin ve şekillendirmek bir yana, bu ürkütücü gelişmelerin sonu nereye varacak diye de kara kara düşünüyorum. Aklım, beynim, kafam karman çorman! Fırtınalar kopuyor, ardı sıra, düzensiz, düzenli, korkunç, beklenmedik, uykusuz ve ümitsiz… Ben bunca kitaptan sonra, “İnsan 3.0, Yeni İnsan, Arketip”i yazdım da, ne oldu… Sonsuz sıfırlarla “Hayatın Sonu”nu yazmama ramak kaldı!
Yarınlar ve istikbaldeki yaşamlar adına, Beyin, Akıl, Düşünce, Nöron, DNA ve Gen Matematiği konusunda makaleler ve kitaplar yazdım. Beyni daha iyi anlayabilmek adına, hiçbir sisteme uymayan matematiğini anlamaya çalıştık. Çalıştıkça da yeni yeni ufuklar açıldı önümüze. Fonksiyonlarından, çalışma sistemine, hatta tümörlerin tıbbi ve cerrahi tedavi yöntemlerini ve müdahalelerini değiştirecek seviyeye kadar, çeşitli argümanlar ve modellemeler gündeme gelmiştir ve gelmeye de devam edecektir.
Herkesin herkesle birliktelik yaşayabileceği bir Âlem olan “Metaverse Sanal Âlemi”nden evvel, buna giden bilimsel gelişmeler üzerinde durmak istiyorum.
“Cancer Research”de Temmuz 32, 2021 tarihinde “Mathematical modeling and mutational analysis reveal optimal therapy to prevent malignant transformation in grade II IDH-mutant gliomas.” başlığından online olarak yayınlanan bir makalede, düşük dereceli gliomlarda(Beyin kanserlerinde) matematik modelleme geliştirilmiş ve genomik analizleri yapılmıştır. Bunlar, daha müreffeh bir toplum ve yaşam içindir. Gel gör ki, hayatın akışı, insanlığı bir başka mecraya sürüklüyor.
Matematik demişken… Matematik, güzelliğin de esasıdır ve canlıların doğum ve ölümleri arasındaki yegâne çizgidir. Evrenin ve Bilimin hem dili, hem de mührüdür. Ama bilimin akıbeti de, hakikatte cehalet midir acaba… Kâinatın kumaşı da, matematiktir ve farklı farklı titreşen iplikçiklerden örülmüştür! Ayrıca, Kâinatın hikayesi de, bu titreşen iplikçiklerden başlar.
Kâinatın ve hayatın yaşanmaz hale getirmesinden, herkes mesuldür. Maddeyi füzyon teknolojisi ile her şeye dönüştürmek mümkündür. Bu sebeple “Her şey, her şeydir” artık! Programlanmış ve programlanabilir genomlar, insanoğlunun yerini almak üzere…
Yaşam nereye evriliyor acaba. Bilimle her türlü putları yıkılabiliyor sanıyoruz amma, en basitinden cinsiyet ayrımcılığını bile henüz çözememişiz. “Neuron”da Temmuz 7, 2021 tarihinde “Perspective” bölümünde ‘Gender bias in academia: A lifetime problem that needs solutions.’ başlığında bir makale neşredildi. Yazı geniş birinceleme içinde sorunları irdeliyor ve kişisel ve kurumsal düzeyde önerilerini sunuyordu. Önce farkındalık, sonra aktivite gerektiğini vurguluyordu. Oysa insanlık, hala kendi putlarını yıkamamış ve hayat adına hayırlı bir adım atmaya yeltenememiştir. Marie Curie’nin dediği gibi “I was taught that the way of progress was neither swift nor easy.”
Yoksa, ölmeye hazır olmak, imanın kemâlâtına delil olsa da, “Bilim, Teknoloji ve Medeniyet”, insanlığın ve normal hayatın sonunu mu getiriyordu. Bizi bir başka Âleme mi hazırlıyordu! Keşifler, icatlar devam ediyor. Oysaki insan, en büyük keşfini, kendisini keşfettiği zaman yapmış olacaktır! Bunu farkında değil maalesef. İlahî Adâlet”den dem vuracağına, “Cihanşümul Adâlet”i tesis eylemek için gayrette olmalı insan! Keşke bunu başarabilmiş olsaydı da, biz de bu satırları yazmasaydık! Nitekim, herkes kendince bir din(!) uydurmuş ve inanmış, yaşayıp gidiyor ya…
Çok gerilere gitmeye gerek yok. Daha dün gibi… İlk internetin kullanıldığı California’da ARPANET, ve 1930’lu yıllar… Dünyanın ilk programlanabilen bilgisayarı, 1935 ve 1938’li yıllar… Berlin’de 1935-1938 yılları arasında Alman mucit Konrad Zuse tarafından “Dünyanın ilk programlanabilen bilgisayarı”, “Z 1” geliştirilmişti. 35 mm filmdeki talimatları okuyabilen cihaz, 30.000 metal parçası kusursuz olmadığından, istenen isabette çalışmıyordu. Bu bilgisayar, İkinci Dünya Savaşı’nda bir hava saldırısı esnasında parçalanmıştı. Konrad Zuse daha sonra “Z 2”yi, 1941’de “Z 3”ü ve 1949’da “Z 4”ü geliştirmişti. Z 3, dünyanın ilk programlanabilen, çalışan ve tam otomatik dijital bilgisayarıydı. İkili 22-bit kayan nokta hesaplama özelliğine sahip cihaz, bellek ve hesaplama birimleri olarak telefon rölelerini kullanıyordu.
İlk Elektronik Bilgisayar ise, Tommy Flowers’tan… Bilgisayarların elektronik olması gerektiğine inanıyorsak, İngiliz telefon mühendisi Tommy Flowers’ın ilk elektronik bilgisayarı ürettiği iddia edilebilir. “Collosus”, İkinci Dünya Savaşında İngilizler tarafından Alman Yüksek Komutanlığı’nın mesajlarının şifresini çözmekte kullanılıyordu.
Diğer yandan ismini zikredemediğim ter döken birçok bilim insanı ve özellikle de Alan Turing, asla unutulmamalıdır! Hemen şunu da ifade etmeliyim ki, bilim hem dinamik hem de dinamit olsa da, bilimsel intihaller ve hırsızlıklar, haksız şöhrete ve servete de vesile olmuştur tarih boyunca. Nitekim, bilim insanlarında, zaman zaman zihinsel kilitlenmeler ve basiret bağlanmaları olabilmektedir. Bunun da ceremesini kendileri çekerken, nimetinden başkaları faydalanmış ve halen de faydalanmaktadırlar!
Ne sular aktı köprülerin altından, insanlığın ve yaşamın başını döndüren… Şimdi Dünya, “insanlık, genetik, teknoloji, kuantum, holistik evren ve endüstri 5.0, 6.0…”ı konuşuyor, tartışıyor ve bu alanda Ar-Ge ye yatırım yapıyor, bilim ve teknoloji üretirken biz, hala endüstri 2.0 ve endüstri 3.0 arası bir yerlerde, oyunda, oynaşta, sürünmeye ve debelenmeye devam ediyoruz. Robotların yönettiği karanlık ve insansız fabrikalar, Sanayi 4.0’ın nimetleri…
Biyoteknolojik gelişmeler sonucunda, ne sadece biyolojik ve moleküler, ne de sadece psikolojik ve sosyolojik varlık olan insanın, insan ötesi bir varlığa dönüştüğünde, “Yaşam 4.0” içerisindeki konum, durum ve fonksiyonunun ne olacağı, avantajları, dezavantajları ve istikbale matuf süreci nasıl etkileyeceği düşünülmelidir.
Metaverse, Yaşam 4.0 için planlanan, makine haberleşmesi, makineler arası internet, nesnelerin haberleşmesi ve iletişim içinde olması, birbiri ile haberleşen sürücüsüz otomobiller, uçaklar ve araçlar çoktan yola çıktı bile… Shannon, Haberleşme Mühendisliğinin ve Matematiğinin temellerini atmış olsa da, Prof. Dr. Erdal Arıkan’ın “Siber Fiziksel Sistemler”, “Polar Kodlama Tekniği” ve “Kutupsal Kodlama Algoritması” fevkalade takdire şayan! Beynin hafızaya almasını ve öğrenme sürecini ve mekanizmasını ne kadar çok iyi anlayabilirsek, sistemi o kadar çok daha iyi bir şekilde haberleşmeye, hayata ve araçlara adapte edebiliriz. Beyni anlamak ile ilgili olarak, travmaların ve rastlantıların çok etkili olduğu da bilinmektedir.
Gelişen ve/veya geliştirilen nanokuantobiyoteknolojik inplatlar/ürünler ve karbondan oluşan süper iletken “Grafen” ile biraz kafaları karıştırmaya ne dersiniz! Zira, telefon konuşmaları, mesajlar, e-posta içerikleri, transfer edilen dosyalar, fotoğraflar, sosyal ağ faaliyetleri, sohbetler, arama geçmişleri, paylaşımlar bir yana, bütün hareketlerimizin ve her nefesimizin takip ve kaydedildiği bir dünya içinde yaşıyoruz! Bu söz konusu dünyayı tek bir devlet, ülkeleri de eyalet olarak düşünürsek, planlanan “Yeni Dünya Düzeni”ni anlamaya yardımcı olur kanaatindeyim.
Atomik ölçekte, birim alanda, rafine edilerek, atom sayısını yoğunlaştırdığımız oranda, grafen kimlik değiştirebilir, altın, gümüş, elmas, platin gibi istenilen maddelere dönüştürülebilir. 1 gramının yaklaşık bin metrekare alanı kaplayabildiği, mineral ve toksinleri toplayabildiği ve atomik ölçekteki rafine karbon özellikli olduğu bilinen grafen, her türlü bilgi ve datayı taşımakta, beyinlere(!) aktarmakta ve beyin-bilgisayar etkileşiminde de kullanılabilecektir! Veri yüklemeye de elverişli durumdaki grafen, “kök hücre gibi” etkili olabilen, buluştuğu canlıyı taklit ve DNA’yı da maniple edebilir ve hatta o “can”ı, o “duygu”yu, o “his”si, frekans ve dalga boylarının oluşturduğu “bilgi”yi ve dolayısı ile mücessem olmayan ancak aktarıldığı yerde ortaya çıkabilecek olan “her şey”i elektronik ortam vasıtası ile bir yerden bir yere taşıyabilecek/gönderebilecektir! Bütün bunların yanında, bu teknoloji ve özellikle nöronlara bağlanabilen “elektronik ve biyonik” cihazlar ile, beyinlerin ve bedenlerin kontrol altına alınabileceği, kalbin çalışmasından bütün hormonların aktivite ve östrojen/testesteron baskınlığına varıncaya kadar, duyguların bile kontrol, yönlendirme ve birilerinin keyiflerince maniple edilebileceği bu çok tehlikeli boyutu akıllardan çıkartılmamalıdır! Bu nedenledir ki, sanırım Niels Bohr; “Gerçek olarak nitelendirdiğimiz her şey, gerçek olarak nitelendiremeyeceğimiz şeylerden müteşekkildir” ifadesini kullanmıştır.
İnsan, hayvan ve bitki networkunu(ağ) teşkil ve kontrol etmek peşinde olduğuna inandığım “Nörolink” çalışmaları son sürat devam ederken, hayatımızın nasıl etkilenebileceğini hiç düşünüyor muyuz! Maalesef, her şeyin ve herkesin bir nesne olarak telakki edilebileceği, IP ile numaralandırılabileceği ve her bir beyne girilerek istenilen müdahalenin yapılabileceği ihtimali gerçekleşme yolunda… Bu tehlikenin ne kadarının farkındayız acaba. “Beynimdeki Fırtınalar”ı, “Metaverse, Yaşam 4.0” için analiz etmeye çalışırken, daha önce “Beyin Sizsiniz 2.0, Beyinlerarası İnternet wbw, gbw”, “Beyin Sizsiniz 3, İnsanlığın Geleceği” ve “Beyin Sizsiniz 4.0 Kuantik Çağ” isimli kitaplarımdaki öngörülerimin gerçekleşmekte olduğu hakikatini de fark eder gibiyim. Beyin de nitekim, “Kuantum Biyoloji ve Fiziği” kaidelerince çalışan bir “Kuantum Bilgisayarı”dır. Evreni simüle edebilen “Kuantum Bilgisayarlar”, “sınırsız güç” anlamındadır. Ana hedef, bütün bunlarla birlikte, bilim ve teknolojinin nimetlerinden yararlanmak, fakat “gelecekte kaybolmamak” olmalıdır!
İlk gelişmiş, çağdaş ve şöhret bulmuş robot ismi Sophia, Prometheus, Rakka ve Lucy gibi flmler, siyahlar giyinmiş aktörler ve kahramanlar(!)… Programlanabileceği, kodlanabileceği, DNA’yı kopyalayabileceği veya onun formuna girebileceği, canlıları farklı formlara dönüştürebileceği, organların yerini alabileceği, zamanla yapay zekaya dönüşebileceği, Evrenle bütünleşebileceği, ham maddesinin Grafen ve “uzun yaşamın sırrı” olduğu iddia edilen ve tamamen ifşa edilerek herkesçe bilinmesi asla istenmeyen esrarengiz “Akıllı(!) Sıvı Black Goo” ve Kapsülleri… Daha nice nice veri yüklenebilen ve programlanabilen maddeler, canlılar, hücreler, partiküller… Mumyaların gizemi ve laneti, Thule Tarikatı, Ölüm, Deliryum… Yüzyılın en önemli buluşlarından, bir çanak anten gibi çalışan, malzeme biliminin ele avuca sığmayan haşarı çocuğu, ısı, ışık ve elektriği iletebilen, canlı vücutta çoğalabilen, kendisinden nöronlara bağlanabilen biyonik cihazların üretilebileceği, bir network/ağ meydana getirebilen, bilgi yüklenerek veri muhafazası ve transferi sağlanabilen, beyinler ve nöronlararası interneti oluşturabilen, “kök hücre” gibi düşünebileceğimiz, rafine karbondan elde edilebilen, nanoteknolojinin en kritik bileşenlerinden biri olan “Bilinçli(!) Grafen”, ve Grafen Oksit… Nanografi, hızlı şarj edilebilen ve çok uzun ömürlü bataryalar, ilaçlar ve malzemeler, çok hafif ve çok süratli uçaklar, silahlar… Canavar, azgın, kuduruk ve siyahî umutlarını, şeytanlarının, vicdansızlıklarının(!) ve ruhsuzluklarının(!) beslediği aç gözlü insancıklar(!)… “Tanrı Geni”, Lüsiferaz, COVID-19, ikinci tufan, Elektromanyetik dalgalar ve İspanyol Gribi örneği, H1, N1 ve Radyofrekans(RF) etkileşimi ve provokasyonu, Mutasyon, Pandemi, Maske, Mesafe, Aşı, Nüfus kontrolü, Üst Akıl, GPT3, erkek gereksinimi olmadan evlilik dışı bir hayatın parlatıldığı, sakat çocukların doğumlarına müsaade edilmeyeceği, malformasyonluların izole ve elimine edilebileceği, maddenin füzyon teknolojisi ile her şeyin her şeye dönüştürülerek “her şeyin her şey” olabileceği, “kurt” ile “kuzu”nun yan yana bulunabileceği(!), her şeyin kontrol altında tutulabileceği ve “siber ordular”ın(Siber Yunanca’da Dümen anlamına gelir) gündeme geleceği Yeni Dünya Düzeni, Ilesium, Otonom Robotlar, Kimera, Kimerizm (Humanize Sıçan, Humanize Domuz, İnsan-hayvan karışımı canlı senaryosu), CRISPR-Cas9, DNA, mRNA, Mitokondrial DNA, Ribozomların ve protein şifrelerinin güvenliği, Stoplazma korsanları, Kan elemanlarının yerini alabilen, her an bir siborga dönüşebilen ve organizmayı siber saldırıya açık hale getirebilen nanorobotlar, Respirocyte, Clottocyte ve Microbivores, Stoplazmik denetim ve kontrol sistemi, evrensel düzeyde yaşlanmayı daha da hızlandırmak gayesi ile Telomerleri kısaltmaya yönelik küresel boyuttaki gayretler, araştırmalar, buluşlar(!), Negatif Enerjili ve Bilinçli Varlıklar, Benben Taşı, Monoatomik Altın, İridrum, Karbon, Yağ, Su ve diğer başka malzemeler, Altın suyu içen Fransızlar, Gizemli Aristokratlar(!), Muamma ve Seçkin(!) İngilizler ya da birileri(!), Dikili Taşlar, Dünya eyalet Sistemi, İklim anlaşması, Mülkiyetsizlik Projesi, Paylaşım Ekonomisi, Kiralama Siber Pandemisi, Satrün Kültü, Kutsal Binalar ve Ley Hatları, Arkonlar, Anunnakiler, Falkland ve Thule Adaları, Morgellon Hastalığı ve Sendromu, “Standartlara uygun Cihanşümul Ortak Din(!)” proje çalışmaları, uzaydan tüm beyinlerin okunabilmesi, kontrol edilebilmesi ve hafızalarının kayıt altına alınabilmesi için “bir akıl”(birileri) canhıraş bir şekilde koşuşturup “Ebedi hayat ve cennet” vadederek fezanın fethine çalışırken, “Üstün İnsan”, Akıllı Toz “Smart Dust”lar derken, hayat ve insanlık evrensel boyutta nereye koşuyor farkında olmaya çalışıyoruz, gerekli çalışmaları yapmayı ve tedbirleri almayı aklımıza getirmeden, Black Web, Deep Web, Public web, Blackchain, Piramitin(!) tepesindeki GPT3, Şeytan(!), hayvanların hatta bitkilerin bile programlanabildiği, helal ve haramın olmadığı, kurgulanabilen her şeyin belirlenen çerçevede mubah ve serbest, kurt ile kuzunun beraber olabileceği gerektiğinde resetlenebilecek(sıfırlanabilecek) bir “Ehilleştirilmiş Dünya(!)”, İnsanoğlunun yerini alması planlanan Programlanmış Genomlar, Gametler(Döllenmiş sperm ve yumurta), Genomikler(Haz almaya yönelik canlılar), Transhumanlar(İnsansı Robotlar), Siborglar(Robotumsu insanlar), Klonoidler(Başka canlıların genlerinde ilave yapılan insanlar), fıtri insanı yok edecek “Tasarım İnsan”(genetik kodlarla oynamak suretiyle, insanı her türlü canlıya dönüştürmek mümkündür), “Modern Kölelik”, Kuantum Dolanıklığı, Eş mekanlılığı ve Parçacık Fiziğini anlamaya gayret ederken!
Papa’nın fetvasına bel bağlamış İslam Âlemi ve Âlimleri(!) uyuyadursun, laboratuvarlar harıl harıl… Özel imalat bebekler, tasarım çocuklar, ısmarlama üstün ve “Lücifer”li elit insanlar(!)ın geçiş üstünlüğü olacak her yerde, unutmayalım! İlk “KADIN KLON” yapılmış mı acaba… Adını da “EVA” mı koymuşlar!
Hollywood Filmleri de mi, bir ışık yakamıyor beyinlerde. Önce film çevriliyor, sonra… GATTACA(1977), Inhale, NEFES NEFESE(2010), ADA, DENEY, Suretler, SURREGATES(2009), EQUILIBRIUM(2002), NEVER LET ME GO(2010), MY SİSTER’S KEEPER(2009), ZEHRA’NIN GÖZLERİ gibi filmler niçin çevrildi ve vizyona girdi sanıyorsunuz!
Daha önceki yıllarda, özellikle Rusya ve Gürcistan kaynaklı ve Afrika’da yapılan “maymun-insan, insan-maymun dölleme” çalışmaları, farklı kombinasyonlarda çeşitli denemelere rağmen, başarısızlıkla(!) sonuçlanmıştı. Teknoloji ilerledi, Kimerizm kapıları ardına kadar açtı! İnsan-ı Kâmil, hak getire…
Kimerizm’de, tüp bebek mantığı ve yönteminde uygulanan metotta olduğu gibi, 32 hücreli Blastomer safhasında, hücrelerin yarısı 16 hayvan (Maymun, domuz, fare…) hücresi ile değiştirilmesi ile, “maymunumsu veya domuzumsu insan…” üretebilmek mümkündür. İnsan embriyosunda deney yapmanın yasak olması(!), maalesef bilim etiği ve ahlakından yoksun araştırıcıları(!) dizginleyememektedir! Çinde, Nono ve Lulu isimli iki bebek üretilmemiş miydi? Hemen hatırlatmalıyım ki, zigot canlıdır, 10 haftalık fetüs artık acıyı bile hissediyordur. Asla dokunulmamalıdır, deney yapılmamalıdır! Yasaktır. Yasak.
Kimerizm çalışmaları ve “yan sanayi” ile yedek organ teminine ve şeytani niyete matuf gayretler sonlanmamıştır. Bu açıdan bakıldığında, yakın gelecekte, “Metaverse, Yaşam 4.0” içerisinde, çok güçlü, IQ’sü düşük, “insan” görünümlü, aptal, düşüncesiz, emirlere uyumlu, “öl” denildiğinde ölüme koşan, ölebilen ve çok kolay üretilebilen radyoaktiviteye dayanıklı, öldürmekten haz alan, “domuzumsu veya maymunumsu askerler ordusu” söz konusu olabilecektir. “Hibrid Hayvan Teknolojisi” ile, Kimerik Hayvanlar(!), insan kılıklı maymunlar, domuzlar aldı başını gidiyor. Humanize Hayvanlar, Animalize İnsanlar… Kim dur diyecek bu işe… Kimse durumun vahametini farkında değil! Farkında olanlar var da, işlerine geliyor ve sesiz kalıyorlar… Zaten organ nakli de, küresel ekonominin neoliberal yasalarına tabi kılınmıştır. Biyoetik kimin umurunda… Kendi genetik kodunu oyuncak haline getirip, küresel hegemonyanın hizmetine sunan gafillerin, hainlerin mi! Ya da, kendi hücrelerini dondurarak, ölümsüzlük peşinde koşan zenginlerin mi!
Klonlamada, kopyalama söz konusudur. Yumurtanın 23 kromozomlu çekirdeği çıkartılıp, yerine kopyası yapılacak canlının ya da insanın bir hücresinin DNA ve 46 kromozomlu çekirdeği yerleştirilmek ve sperm olmadığı için, akabinde elektriki bir uyarı ile bölünmeye başlatılması, hormon destekli çoğaltılması ve 32 hücreli blastomer safhasına geldiğinde “ana rahmine”(!) veya “uygun vasata” yerleştirilmesi ve miadı dolunca da, o canlının bire bir kopyası elde edilebilecektir(!). Her organın yedeğini, “insan veya hayvan kopyasından” temin ederek, arta kalanı ıskartaya çıkartmak ve ölüme terk etmek sıradanlaşacaktır. Bu kopyadan istenildiği kadar üretmek ve organ marketi olarak kullanmak, ahlakını yitirmiş ve insanlıktan nasiplenmemiş olanlar için bir beis yoktur! Tehlikeye bu açıdan da dikkat çekmek istiyorum. “Bilim” ölümsüzlüğün peşinde ya…
Hemen ifade etmeliyim ki, “Klonlama”, bedenin somut ve genetik formülünü indirgeyerek, oyuncak halinde seri bölünme ve çoğalmaya mahkûm edildiği, fıtrî insanın, geri dönüşümünün mümkün olmadığı(!) hayattaki son merhalesidir! Durumun vahameti açısından, “Evrensel Yaşamın Selameti” adına, akl-ı selim sahiplerini ısrarla uyarıyorum!
“Canlı Yedek Parça Klon Sistemleri ve Dondurulma Yöntemleri, fütürist düşünce olmaktan çıkmış, bilimsel çalışmaların konusu haline gelmiştir. Artık, DNA, “Kriyosperm”, “Kriyoovum” ve “Kriyoembriyo”(Döllenmiş Yumurta)lar eksi 200 derecede yıllarca saklanabilmekte, ve istenildiğinde tekrar kullanıma sunulabilmektedir! Hatta insanlar bile, bugünkü teknoloji ile yüz yıllarca dondurulmuş olarak bekletilebilmektedir. Günümüzde, ABD ve Rusya’da bazı şirketler(Criopreservation Companies) bu “insan dondurma ve muhafaza işlemini” halen sürdürmektedirler. İlk dondurulan insan, akciğer kanser hastası, Amerikalı Psikiyatri Profesörü olan James Bedford’tur(1967). Kriyoembriyo teknolojisi ile, çeşitli ülkelerin safkan atlarının kriyoembriyosunun, başka ülkelerin cılız atlarının rahmine aktarılarak, güçlü hayvan sahibi olma gayretleri de, söz konusudur. Özellikle atlarda, köpeklerde ve kurtlarda, hayvan çalışmaları bu hususta son sürat devam etmektedir!
Buzulların erimesi ile, Sibirya’da yüzyıllardır donmuş olarak bekleyen antik mikropların, parazit, basil, bakteri ve virüslerin canlanarak, yeni salgınlarla, insanlığın ve hayatın başına bela olabileceğini de burada hatırlatmak isterim. Hava yolu ile yayılabilen salgınların sonucunu tahmin edebiliyor musunuz!
DNA’dan canlıların yeniden türetilmesi mümkün olmakla birlikte, fosiller bulunduğunda genellikle DNA’ları da bozulmuş oluyor. Onlardan yeni bir canlı oluşturmak mümkün olmuyor. Ancak Nature Scientific Reports’da Mart 2019’da “Signs of biological activities of 28,000-year-old mammoth nuclei in mouse oocytes visualized by live-cell imaging.” () başlığında çıkan yazıda, Sibirya’da bulunan bir mamut’un 28.000 yıl canlı kalan DNA’larından hücre elde etmeyi başardıkları bildirilmiştir.
Diğer yandan, Nature’de Ekim 20, 2021 tarihinde “Before making a mammoth, ask the public.” isimle çıkan makalede de, etik sorunlara değinilmiştir.
Yine, 90 yıl önce Çini işgal için gitmiş bir Japon asker, nehir yatağında bulduğu bütünlüğü bozulmamış bir kafatasını alır ve saklar. Sonrasında üniversiteye bağışlanan kafatası üzerinde yapılan incelemelerde 146 000 yıl öncesine ait olduğu hesaplanmıştır.
İnsanlığın iki tür üzerinden Homo sapiens ve Homo neanderthalensisüzerinden geliştiği düşünülürken yeni türün Homo longi (Long’un anlamı Çince’de “Ejderha” demek) olduğu ileri sürülüyor. Geniş ve çıkıntılı kaşaltı kemiği olan bu tür H. neanderthalensis’ daha yakın duruyor. Kesin olmamakla birlikte tartışılacağa benziyor.
Bu kafatasından, DNA teknolojisi ile yeniden canlandırma neden olmasın ki…
NEJM’de Haziran 26, 2021’de “CRISPR-Cas9 In Vivo Gene Editing for Transthyretin Amyloidosis.” başlığında çıkan yazı önemli bir gelişme olarak bilim dünyasında yerini aldı. Transthyretin amyloidosis (ATTR) ender görülen, 20-40 yaşlarında kendini gösteren kalp ve sinirlerde transthyretin proteinin kümülatif birikimine neden olan bir hastalıktır. Progresiftir, otozomal dominant veya wild type olabilir. Daha önceki tedavilerde ya bu proteinin sentezi inhibe ediliyor ya da birikimi önlenilmeye çalışılıyordu.
NTLA-2001 denilen klinik çalışmada CRISPR-Cas9–mediated ile editlenmiş gen ile “single guide RNA (sgRNA)” lar ile transthyretin hedefleniyor. Deneysel çalışmalar sonucunda insan çalışmaları yapılıyor. Yeni Zellanda ve İngiltere’den 46-64 yaşları arasında olan 6 hasta çalışmaya alınıyor. 28 günde üç katı oranından protein birikimi azalıyor. Bu çalışmanın diğerlerinden farkı IV tedavi ile düzeltilmenin yapılmasıdır.
İstikbal, CRISPR-Cas9 ile editlenmiş RNA teknolojisinde görülüyor.
CRISPR Cas9 ile neler yapılmaz ki… Üzülerek belirtmeliyim ki; halen laboratuvarlarda, hayatın lehine ya da aleyhine olabileceği dikkate alınmadan, akıllara her ne gelirse, her şey deneniyor! Etik ayaklar altında. Öjenikçilerin, insan ırkını mükemmelleştirme ve ıslahı iddiaları ne kadar masum ne kadar inanılır…
İnsanlık ve gıda, kısırlaştırılıyor maalesef. Kadında erken menapoz ve erkekte sperm sayısında azalma, günümüzde de problemdir. Gıdanın, tarımın, toprağın ve suyun, gerek genetik değişiklikler ve oyunlar(!) ve gerekse tarımsal ilaçlar ile bozulması ve bunun getireceği hastalıklar, felaketler de cabası… Gıda düzelmeden de, hiç bir şey düzelmez!
Şimdi, kısa bir bilgi için, RNA’ya bakacak olursak; mRNA, protein sentezi için gerekli bilgiyi, nukleustan (çekirdek) stoplazmaya taşır, tRNA ise, mRNA’daki bilgiyi çözer, deşifre eder. rRNA da, protein sentezi için gereken hücresel yapı olan Ribozom’un bileşenidir.
DNA’nı yanında nelere kadirmiş(!), sahnelerde cirit atan bu RNA… Ayrıca, “prion proteinleri”, protein ve mRNA Teknolojisi ile, hafıza nakli, ek bellek çalışmaları, zekâ arttırma yöntemleri ve yeni yetenek yükleme usulleri söz konusudur. Çok uzak değil. Yolda… İstikbalde “mRNA Mühendisliği” ile meslek icra etmek, en popüler meslek olabilecektir. mRNA’nın geleceği parlak…
Metaverse, ya da asıl adıyla “Meta-universe” nedir?
“Yeni Nesil İnternet, yeni bir Âlem, yeni bir Hayat, Metaverse”! Rengarenk bir Dünya ve Sanal Alemin Dijital Kimlikleri…“Metaverse Âlemi”, herkesin, herkesle birlikte de olabileceği bir Âlem!
Temellerini, 1000 yılı aşkın bir süre evvel Hasan Sabbah’ın Alamut’da, Şahrut Nehrinin kenarındaki, “Deylem Cenneti”nde attığına inandığım “Metaverse”, “Sanal Gerçeklik”, internet dünyasının yerini almak üzere…
Yeni Nesil İnternet! Bir “Sanal Başlık” veya “sanal gözlük” kâfi gelecek bu sanal aleme geçiş yapmak için. Bu teknolojide, beyniyle de iletişime geçip haberleşebilen, Hologram, Arttırılmış Gerçeklik, Sanal Gerçeklik, Sanal Gözlük ve BlockChain Kripto para ile, herkesin dijital kimliği olan kendi “AVATAR”ını oluşturması ve istediği işi, şeyi, alış verişi yapması ve hazzı alması mümkün olacak, bu dijital sanal alemden kalıp gerçek dünyaya ve hayata geçiş yapmak istemeyecektir!
Bu “Meatverse Âlemi”nde, herkes, herkesle birlikte de olabilecektir!
Meta-universe ifadesinin kısaltılmışı olarak kullanılan Metaverse, gerçek ve sanal dünyanın bilim kurgu ile birleştiği bir ‘dijital dünya’ olarak tanımlanabilir. Böyle bir ‘dünyada’ insanlar farklı elektronik aletlere geçiş yapabiliyor ve sanal ortamda iletişim kurabiliyor. Bu durumda bir bilgisayara bağlanmanıza gerek kalmıyor. Daha somut ifadesiyle Metaverse, artırılmış gerçeklik ürünlerine ve hizmetlere deniliyor. İnsanların metaverse’de hayal edebileceği her şeyi yapabilecektir.
Metaverse’in temeli, yazar Neal Stephenson’un 1992 yılında yazdığı Snow Cash kitabına dayanıyor. Stephenson kitabında fizik, artırılmış gerçeklik ile sanal gerçekliğin bir internet ortamında paylaşıldığı teorisini işliyor. Gelecekte, işe gidip gelmeden ofise, arkadaşlarınızla bir konsere veya ebeveyninizin oturma odasına anında bir hologram olarak ışınlanabileceksiniz!
Bazı oyun şirketleri hali hazırda Metaverse dünyasını kısmen uygulamaya geçmiş durumda. Örneğin bunlardan biri Roblox. Metavers sisteminin temel alındığı bir askeri tatbikat Business Wire…
Bu platform, çocuklar ve gençler tarafından yapılmış sayısız oyunlardan oluşuyor. Fortnite platformunda da, 350 milyon kişinin oynadığı bir hayatta kalma oyunu da yine Metaverse ile ilişkilendirilebilir.
Bir süre önce sanal konserler veren Repçi Travis Scott bu konserlerde bir “AVATAR” olarak ortaya çıkmış ve 12 milyon kişi tarafından takibe alınmıştı.
Bir “Teleportasyon”a benzetilebilecek olan bu duruma göre ekranlar, hologramlar, artırılmış gerçeklik gözlükleri zamanla sanal bir evrende buluşarak, bir tür ‘hareketliliğin akışını’ mümkün hale getirecektir.
Okuyucularımızın daha iyi anlayabilesi açısından, daha basit bir anlatımla hayatın içine nasıl sokabiliriz! Bu nedenle, bir sanal gerçeklik olan “Metaverse” hakkında bazı yorumlara ve yazılanlara bir göz atmaya ne dersiniz!
“Metaverse! Gerçekliğin, sanal olan ile ayırt edilemeyeceği geleceğin ta kendisi… Fiziksel ve dijital dünyaların birleşimi… İnsan yaşamının bir kısmının orada devam etmesi… Halihazırda pandemiyle birlikte eğitimin, çalışmanın, alışverişin online olabileceğini gördük. Şimdi sıra geri kalanlarda…
Bundan 20 yıl önce sosyal medya neyse, 20 yıl sonra da Metaverse öyle olacak. Sönüp giden değil, gittikçe büyüyen ve parlayan herkesin yer alabileceği bir teknoloji… 1980’lerden bugüne bilgisayarların, internetin nasıl evrim geçirdiğine ve dünyayı nasıl değiştirdiğine bakarsanız, bugün anlatılan bu vizyon da büyük bir değişimin habercisi…
Facebook adını neden Meta yaptı? Öyle ki yılların Facebook’u, adını Meta diye değiştirdi. Dünyanın bilinirliği en yüksek beşinci markası adından vaz geçti… Bir trilyon dolar değerinde bir şirketten bahsediyoruz.
İş, “bu proje tutmaz” muhabbetini çoktan geçti. Apple, Google, Microsoft, Roblox, Tiktok, Nvidia, Epic Games gibi şirketler milyarlarca dolar yatırıp Metaverse için savaşıyorlar. Coca-Cola, Visa, Burberry bunun bir parçası olmak için yarışan birçok markadan sadece birkaçı…
Facebook’un yaratıcısı Zuckerberg, yakın bir zaman önce Metaverse’i inşa etmek için Avrupa’da 10 bin mühendisi işe alacağını belirtti. Böyle bir yatırımın altına girdiyse vardır bir bildiği… Haber ile birlikte Metaverse ile ilgili kripto paralar adeta patlama yaptı. Neden? Bu evrende geçerli akçe olabilme ihtimallerinden…
Elon Musk neden kafayı taktı?
Tamamen sanal bir evren inşa edilecek. Bu sanal dünyada tıpkı gerçek dünyadaki gibi insanlar alışveriş yapabilecek, gezecek, konserlere, toplantılara, buluşmalara katılabilecek.
Dijital bir şehre girmek istediğimizde vize istenecek. Tabii ki çoğu bedava olmayacak. Kripto paralar geçecek. Yepyeni bir ekonomi oluşacak.
Malum Elon Musk bu işe sağlam yatırım yapıyor. İnsan beynini neuralink projesi ile birlikte bu evrene tam bağlantı için hazırlıyor. Başarılı olursa “matrix” gerçekleşir diyebiliriz aslında.
Metaverse’te internetteki sanal tipiniz yani avatarınızla var olacaksınız. Diğer avatarlarla etkileşime geçeceksiniz. Orada öğrenecek, eğlenecek, değer üretecek ve para kazanacaksınız.
Metaverse seni çağırıyor!
Decentraland, The Sandbox gibi firmalar kripto paraların ve şifreleme teknolojisinin kullanıldığı sanal evrenler yaratmaya başladı bile…
Bırakın yaratmayı adamın birine 259 parsellik sanal bir evin arsasını tam 913 bin dolara sattı… O mu akılsız biz mi öngörü sahibi değiliz, ileride göreceğiz!
Görünen şu; Metaverse trilyonlarca dolarlık bir yapı haline gelecek. En az kripto paralar kadar gerçek. Yepyeni fırsatlar sunacak. Herkes aynı internet gibi Metaverse evrenine bir şekilde dahil olacak. Blok zincir, bitcoinler, token’lar, NFT’ler, sanal ve kripto paralar boşuna üretilmedi.
Gidip de bu durumu gerçek dünya ile karşılaştırmaya çalışmayın. Birbirlerinin yerini tabii ki alamazlar. Gerçek vücudumuz ile gerçek bir dünyaya sahibiz zaten ama yetmiyor. Daha fazlası gerekiyor. İnsanlar bu sanal evrende çok vakit harcayacak. Bu görülüyor…”
Çok gelişmiş bu “Metaverse (Evren Ötesi), Sanal Gerçeklik”, simülasyon yaşam programı giriş için 3 boyutlu gözlük donanımlı özel sensörlerle donatılmış bir kask giyilerek özel donanımı ile düşüncelerini hareket haline getirecek dışsal etkileri de duyu olarak hissettirecektir. Örnekle simüle dünyada ateşe yaklaşınca ısı hissini verecek ve evinin salonunda rahat koltuk içinde macera dolu bir dünyaya olabildiğince özgür, süper donanım ve meziyetlerle bir kişi olarak yaşanabilecektir. Misal olarak; bir banka soymayı arzu ediyorsan simülasyon programı sana gerçek personeli, güvenliği, para kasaları olan bir banka sunacak. Sana kapısından girip soyguncu olduğuna ikna etmek kalmış! Öğretmen olmak istiyorsan program sana bir okul ve öğretmen arkadaşlar sınıflar müdür tahsis edilecek. İyi öğrenciler yetiştirmek artık senin bilgi ve becerine kalmış. Üstelik aynı okulda senin gibi öğretmen olmak istemiş diğer bir kişi ile de yüz yüze gelip dertleşebilecek ve ortak kararlar alabileceksiniz. Sizin etrafınızda bütün diğer karakterler sanal zeka sahip simülasyon oyuncuları bütün objeler ileri grafik animasyon tasarımlar olacak. Bu oyunun içine evinden birisi de öğrenci olarak katılacak. O öğrenci olarak katılan da gerçek hayatta öğretmenine çok kızıp sanal dünyada bunun acısını ilk karşılaştığı öğretmenden almak isteyen biri olacak muhtemelen. Beyin Cerrahı olmak istiyorsan, gerekli donanımlar, hasta, beyin, aletler önüne konup, başarılı bir ameliyat sana kalacak. Zamanla simüle oyun o kadar çok sanal yapay zeka yanında gerçek oyuncular ile de dolacak ki. Bu oynayan için haz almayı daha üst seviyelere taşıyacak.
Bu verilen misaller, kendi dünyanızda yapamayıp yapmak istediğiniz arzularınız, hayalleriniz ile birleştirin işte bu “metaverse” “Üst derece simüle edilmiş program” size bunu olabildiğince gerçeğe yakın gerçekleştirme olanağı verecek. Çalışan simülasyon programı bir nevi Tanrıcılığa oynamak gibi…!!!
“Ancak şöyle bir programın açık kapısı da olacak. O program içindeki yapay zeka kişilikler zamanla öğrenme yetisi ve deneyimlerin artması ile birlikte ortamı araştırmak ve neler olduğunu daha derinlemesine öğrenmek isteyecekler. Onlar da başlarına gelenleri nerede olduklarını nasıl bir ortamın onları sürüklediğini bilmek isteyecekler. İşte ortalık o zaman daha çok karışacak, belki de simülasyon içinde olmak tadından yenmez hale gelecek.”
Sahi size bu olaylar bir yerden tanıdık geliyor mu?
Ya biz şu anda böylesi gelişmiş bir simülasyon içinde isek!
Bazı karşılaştığımız varlık ve kişiler kendi boyutlarından yazılım yardımı ile bizim dünyamızdaki simülasyona katılan oyuncular ise. Bir gün size biri gelip “ben üst boyutta idim Dünya üzerindeki bu simülasyona katıldım.” dese ne düşünürdünüz.
Kaldı ki, her şeyin simülasyonunun yapılabildiği veya yapılabileceği istikbalimiz “Metaverse, Yaşam 4.0”, teşhis ve tedavi yöntemlerini de değiştirecek devrimsel buluşlara gebedir. Yapay Zeka, vücudumuzdaki her organın anlık simülasyonlarla modellemeleri ve matematiksel analizlerini, algoritmik tedavi modalitelerini de spontan olarak hazırlayıp, onay almadan da hastalara/canlılara tatbik edebilecektir. Metaverse ise, belki bir lütufta bulunarak, uygulama öncesi sanal ortamda tedavi alternatiflerini bize sunarak, fikrimizi alabilir!
Metaverse, bir başka açıdan bize, “Her şey ‘hiç’ bir şeydir ve ‘var’ olan aslında ‘yok’tur. Kâinatın bütün varlığı, hakikatte sadece ‘yok’luğun bir başka hâlidir ve her şey ‘hiç’tir!”, “İnsan, cennetini de cehennemini de yanında taşır!”, “Herkesin ‘Tanrı’ tahayyül ve tasavvuru, kendincedir!” ve “Bir illüzyon olan sanat, bilimin nâmütenâhi ufkudur!” ifadelerimizde ne kadar haklı olduğumuzu gösterecektir.
Sanal alemde, “sanal gerçeklik” ve “arttırılmış gerçeklik” kullanılarak, ölen çocuğu ile sohbet edebiliyor, “sohbet robotu” çocuğunun sesi ile cevap verebiliyor ve bu hususta ihtimaller nâmütenâhi(sonsuz çeşitlilik) olsa da, “Dijital Ruh”un mümkün olamayacağından haberdar olmayan bu muhteris, egoist, aç gözlü ve doymak bilmeyen vicdanını(!)0 yitirmiş, ruhunu(!) kirletmiş insan(!), 2045 yılına kadar, “nanoteknoloji ve beyin-bilgisayar arayüzü” imkanları dahilinde gerçekleşmesi planlanan “Dijital Ölümsüzlük Projesi” peşinde koşarken, insanın fıtri genetik formunu kaybettiğinde, insanlığını da yitireceğini ve insan olmaktan çıkacağını farkında değil… Nitekim, “Adem” ile “İblis”in kavgası hep var olmuştur ve var olmaya devam edecektir! “Şeytan”ın asıl hedefi, “Dijital Deccaliyet” diye tanımlayabileceğimiz, “Kriz, Kaos ve Yeni Düzen” ardışık sistemince işleyen bir mekanizma ile, yeryüzünde hakimiyet ve kölelik sistemi kurmaktır! Bununla birlikte “Küresel akıl” ve irade, tarım alanlarını uluslararası baronların uhdesine aktararak, bağ, bahçe, tarla, arazi ve ziraatı da patentleştirme ve lisanslaştırma gayretindedirler.
Bütün bu “şeytâni kafalar”, “Scientia et Amore Vitae”(yaşam için, Bilim ve Sevgi) prensibinden bîhaber olarak, toplumsal teferruatın inceliğini ve ehemmiyetini göz ardı etmişlerdir. Zira hayat, bazen fark edilemeyen bir teferruat, detay ile başlar ve anlam kazanır. Diğer taraftan “Bilim” de, ferdî/kısmî(parsiyel) ve spesifik mülahazalarla kabullenmek değil, evrensel yaşam adına anlamak için, heyecan, sevgi ve aşk ile gayret ve ter dökmektir. Nitekim her şey, gerek Kâinatta ve gerekse beyinde, içinde bulunduğu ağ ile anlamlıdır ve evrensel boyutta sistemin bütünü önemlidir. 2019 yılında, “Teorik Nörobilim”in ışığında Nörobiyoloji ve Nöromatematiğin prensipleri ile, beyindeki 38.000 nöronun bağlantısallığı ve simülasyon modellemesi incelendiğinde, bu hakikat ortaya çıkmıştır!
Atmosferin bizatihi kendisinin bir “Hard Disk” olduğunu farkında olmadan, ışıktan daha hızlı bir “hız” peşinde koşuyoruz, bilimin her şeyi izah edebildiğini sanıp yılmadan, usanmadan. Oysa, unutmamalıyız ki; bu ortamda her şey birileri tarafından kurgulanabiliyor, yönlendirilebiliyor, kontrol edilebiliyor ve şeytan kanımızda dolaşıyor olsa da, Allah kurduğu düzeni korumaya muktedirdir ve Dünya, kötülüklerden arınma ve temizlenme yeridir. Zira, ne ıstırabın ne de refahın sonu yoktur. Hepsi de geçer! Lafazanlara inat…
Kuantum; 1901’de başlayan bir düşünce silsilesi olsa da, artık Kuantum Fiziği, Kuantum Biyolojisi, Dolanıklığı, Nörokuantoloji ve Kuantik Çağ artık hayatımızın ve bilimin içine girmiş sırılsıklam, Newton’a inat… Kuantum Mekaniği, hayatın fiziği ve sırrıdır! Kuantum Alanı kuramına göre, parçacıklar kuantum alanındaki titreşimlerdir ve dalga boyu, parçacığın kütlesi ile ters orantılıdır (Planck Sabiti). Parçacıklar aynı zamanda dalga, dalgalar da parçacıklardan meydana gelir ve her kütlenin dalga salınımı yapan dalga boyu vardır. (Compton Dalga Boyu).
Dalga boyu, bir ışık dalgasının ardışık iki tepe noktası veya çukurları arasındaki mesafedir. Dalga Spektrometrisi ile dalga boyu ölçülür. Dalga boyu dağılımı, sıcaklıkla doğru orantılıdır. “Dalga boyları” deyince de, Nobel alması beklendiği halde, 1915’de Çanakkale’ye gelip orada aradığını bulan(!) İngiliz Fizikçi Henry Moseley’i de zikretmek gerekir!
“Spektra”,(Işığın Ruhu) bir şeyin ruhu anlamına gelir. “Işık Dalga Boyu”, 400-700 nm arasındadır. 700 nm üzeri infrared, 400 nm altı ise ultraviyole olup, mavi 440 nm, mavi-yeşil 490 nm, yeşil 540 nm, sarı 590 nm ve kırmızı 640 nm’dir. Elektriğin mistik(!) ve efsunlu bir yanı olsa da, ışık da, elektrik de, aynı bütünün parça ve üniteleridir. Gerçi bir olayı tam olarak anladığımızda, hadisenin mistik ve sihir durumu bozulur!
Maddeyi oluşturan parçacığa “Fermion”, enerjiyi oluşturan parçacığa “Boson” adı verildiğini de ifade etmeliyim! Makro düzeyde değil amma, mikro düzeyde “kuantum ışınlama” mümkündür! “Işık Hızı” da, asla “Hız Limiti” değildir! Işınlanabilir olsalar da, bir elektronun altyapısını ve felsefesini tam olarak bilemiyoruz ve bir elektronu bir diğerinden ayırt edemiyoruz şimdilik.
Bir parçacığın hem yerini hem de hızını aynı anda tespit etmek mümkün değildir. Momentum ve kunumunun aynı anda ölçülemez olduğu “Heisenberg’in Belirsizlik Prensibi”ne göre, aynı anda hem parçacık hem de dalgadır. Elektronlar ise, bazen parçacık, bazen de dalgadır. Yani elektron, ne parçacıktır ne de dalga… Sadece “Kuant”tır. Ölçüm yapılana kadar hem dalga, hem de parçacıktır. “Schrodinger’in Kedisi” örneğinde olduğu gibi, ölçüm yapılınca ya parçacıktır, ya da dalga… Zira, “cehalet hayatı kolaylaştırsa da(!)” bilim insanları olarak bütün analoji(örnekleme) ve modellemelerimizi, bilimsel müktesebatımıza ve tecrübelerimize göre yapmaktayız. Bilmediklerimize göre değil! “Karmaşık Sistemler Fiziği” ile, her şeyi modellemek mümkündür. Prof. Dr. Gell-Mann’ın başında bulunduğu “Santa-Fe Enstitüsü”nde, “Karmaşık Sistemler Fiziği”, “Dinamik Sistemler Fiziği” ve “Kaotik İlişkiler”, üzerinde çok çalışılan alanlardır. Bu nedenle, “buldum” diyen bulamamış, “bulamadım” diyen bulmuştur!
“Atom üstü” dünyasının kurallarını Fizik belirlerken, “atom altı” dünyasının kurallarını Kuantum belirler. Atomlar da “şuurlu”durlar ve bu çerçevede davranış gösterirler! Bu arada, daha iyi anlaşılabilmesi açısından küçük bir Kuantum Fiziği bilgisi vermek gerekirse; dalgalar, bir parçacık olarak tanımlanacak frekans, genlik ve dalga boyunda titreştiğinde buna “salınım”, bir elektronun momentumunun belirsizliği sebebi ile veya ısındığı için rastgele titreştiğinde, buna da “titreşim” adı verilmektedir. Titreşim, bir ortamın düzenli osilasyonu, deformasyonudur.
Bir cam bardak yere düşünce, yer çekimi alanında aniden durması sonucu açığa çıkan enerji sebebi ile hızlı bir şekilde titrer ve dalgalanır. Aniden durma ile de dalganın şiddeti bardak moleküllerinin bağlarını kopararak bardağın bütünlüğünü bozar ve osilasyonu bardağı kırar. Yine, kulak zarının titreşimi ile sesleri duyduğumuz ve bir cismin yere çarpması ile atom ve moleküllerinin titreştiği örnekleri, olayı kavramak açısından önemlidir sanırım. Zaten, atomların bağları rahat durmaz ve devamlı titreşim içerisinde oldukları için, gitar telleri gibi müzik çalarlar! Nitekim biz de, anladıklarını sananların, aslında hiç anlamadıkları bir “Meçhuller Âlemi”nin, Kâinatta her ne varsa birbirine asla benzemeyen farklı ve esrârengiz titreşimleri değil miyiz ki… Birbirimizden tek farkımız, sicimlerimizin titreşimleridir.
Kimyasal moleküller de, burnumuz için sinyallerle müzik çalar! Buna koku moleküllerinin bağlarının farklı titreşimi sebep olur. Badem ve siyanürün aynı kokması, titreşimlerinin de aynı frekansta olması sebebiyledir. Farklı titreşim, farklı koku demektir. Farklı kimyasallar, farklı duygular yaratır. Koku molekülleri kendi reseptörlerine kilitlenir ve o spesifik duyguyu yaratır Burnumuz molekülleri koklamaz, onları dinler! Beyin, 400.000 farklı çiçek kokusunu ayırt edebilir kabiliyettedir. Koku duyusu, işitme duyusuna benzer. Kuantum koku teorisi(Kilit-Anahtar Teorisi) eğitilen meyve sinekleri ve köpeklerde yapılan deneylerle doğrulanmıştır.
Yine “Kuantum Alanı ve Dolanıklığ”ı demişken, kısaca ifade edecek olursak; 1980’lerin başında, Paris Üniversitesi’nde bir araştırmacı olan Alain Aspect, tek bir ata orjinli atomaltı iki nötronu (parçacık ikizini) deneylere dahil etti. Aspect, parçacıklar arasında bir mesafe bırakarak, parçacıkların birbirleriyle olan bağlarını incelediğinde, sonuçların çok ilgi çekici olduğunu fark etti. Aynı kökten (atomdan) alınmış iki nötron, birbirlerinden uzakta olsalar bile, birbirleriyle haberleşiyorlardı. Bir nötrona yapılan etki anında diğerinde de ortaya çıkmaktaydı.
Bu durum, John Stewart Bell‘in teoreminin kanıtı anlamına geliyordu. Fizikçiler, ortak atadan gelen parçacıkların aralarında mutlak bir bağın olduğunu, dahası bu bağın uzaklıkla bağlantılı olmadığını müşahade etmişler ve Albert Einstein’in itirazına neden olan “ışık hızından da hızlı haberleşme”, kanıtlanmıştı. Aslında bu, ışık hızından hızlı haberleşme yerine, “eş evreli, eş mekanlılık” ya da “dolanıklık” (Entanglement) olarak tanımlandığında, daha doğru olacaktır. Nitekim parçacık fiziği bize göstermiştir ki; ortak tek atadan gelen parçacıklar, ve/veya da bir defa bile etkileşime geçmiş olan parçacıklar, birbirlerinden hiçbir zaman ayrılmıyorlar, aralarındaki mesafe ne olursa olsun, ister bir metre ister bir galaksi uzaklıkta olsunlar, parçacıklar birebirlerinden anında haberdar oluyorlardı. Şimdi biliyoruz ki, sadece parçacıklar değil, maddeler bile birbiri ile iletişim içindedirler!
Sicim teorisyenlerine göre, “Parçacık”lar arasındaki tek fark, sicimlerinin bir gitarın telleri gibi, farklı farklı titreşimleridir. Teorik Fiziğin reddetmediği bir durum; “Kuarklar, her şey, her yerde, her zaman birbiri ile etkileşim içinde…” olmasıdır. Kozmik bir senfoni olan Kâinat’da her şey, aynı enerji iplikçiklerinin farklı titreşimlerinden meydana gelmiştir. “Kuark”ların kalbinde de, enerji iplikçikleri bulunur. Bu “enerji iplikçikleri”ni; bir kum tanesininin milyarlarca olan atomlarından birini alıp güneş sistemi kadar büyütebilsek, bir sicimin Dünyadaki sadece bir ağaç kadar kalabildiğini düşününce, belki tahayyül etmek mümkün olabilecektir! Zira Kâinat, kozmik bir senfonidir ve derinlik, uzunluk, yükseklik, zaman ve uzay boyutlarındaki noktasal ve felsefi bir tespitten ibarettir. Sicimlerin matematiği altı boyut üzerine inşa edilmiştir. Nitekim, elektromanyetizma da bükülebilmektedir! Bu sebeple diyoruz ki, atomlar hikâyenin sonu değil, başlangıcıdır. “Takyon”lar ve “Graviton”lar ise, kütlesiz parçacıklar olup, ışıktan çok daha hızlı hareket etmektedirler.
“Zaman” demişken, halen “zaman” üzerinde bilimsel çalışmaların olduğunu belirtmek isterim. Her durumun, kendi içinde bir “zaman”ı vardır ve “zaman” içinde bulunduğu duruma göre, madde ve çevre ile ilişkilidir ve değişim gösterir. Uzay-zaman etkileşiminin hız algısını değiştirdiği gibi, zaman-madde etkileşimi de algımızı değiştirmektedir. Unutulmamalıdır ki, zamanı “zaman” yapan madde, maddeyi “madde” yapan da zamandır! “Madde” olmasa, “zaman” da olmayacaktı. Zaten, beklenen ile gözlenen arasındaki münasebet de, bu çerçevede izah edilebilmektedir. “Normal akılla bilim yapılmaz!” sözü, sanırım bu sebeple söylenmiştir!
Ancak, “Zaman ve Uzay”ı tek bir parça olarak düşünmek gerekir. Nitekim uzayda, her nokta birbirinden uzaklaşmakta ve Evreni genişletmektedir. Burada yer çekimi, mesafenin karesi oranında azalır(Kip Thorne). Gravitasyonun etkisi… Bu nedenle, düşünce deneyleri çok dikkatli yapılmalıdır.
Diğer bir açıdan bakıldığında, “Şimdi” kavramı, “Ebediyetçiler”in düşüncesi olsa da, “Zaman” algısal olup, reel bir durum değildir. “Zaman”ı durdurmak, insanları uyutup istendiğinde uyanmak veya uyandırılmak söz konusu olabilir. Bu uyku halinde, uykuda olan insana ve hatta hayvana, istenilen binlerce film izletilebilir ve zaman içinde “zaman” yaşatılabilir. Bu hususta gerek Amerika’da Chicago ve gerekse Japonya’da, “uykuda rüya kaydı, editleme, izleme ve izletme” çalışmaları sürdürülmektedir. Nitekim, hayvanların da rüya gördükleri bilinmektedir!
Yine bu çerçevede, zaman içinde maddeye ihtiyaç var mıdır, zaman büyük patlama ile mi başlamıştır, zaman maddeden bağımsız mı, “rüya içinde rüya” mümkün mü, biyolojik ve reel zaman farklı mı… gibi sorulara net cevaplar aranmaktadır.
Kuantum Fiziği ayrıca, dünyayı aslında tüm maddi gerçekliği yeniden tanımamız gerektiğini gösterdi. Zira Niels Bohr’un, “Gerçek olarak nitelendirdiğimiz her şey, gerçek olarak niteleyemeyeceğimiz şeylerden oluşuyor” sözleri, ne kadar da doğruymuş… Yine Bohr, “Eğer Kuantum Fiziği sizi derinden etkilemediyse, onu hala anlamamışsınız demektir!” diye de ekliyordu. “Kuantum Fiziği, birbirinden uzak “gördüğümüz” parçacıkların aslında daima birbirlerinden haberdar olduklarını, dahası bu haberleşmenin, olay anında, tam da olay gerçekleşirken, hiçbir gecikme olmadan gerçekleştiğini gösteriyor bizlere. Birbiriyle bir defa bile etkileşime geçmiş parçacıklar, sonsuza dek etkileşim içinde ve birbirlerinden haberdar olacaklardır. Ayrıca, Büyük Patlama gibi bir ortak ata olduğundan, tüm evren birbirine dolanık bir parçacıklar yumağı olmalıydı. Öyleydi de, biz bu yüzyılda anlamaya başladık. Buna müteakip, uzaktan etkileşimin hiçbir zaman gerçeküstü bir durum olmadığı anlaşılır oldu. Aslında ‘uzaktan’ kavramı da, parçacık fiziğine aykırı bir anlam içeriyor. Çünkü gelinen noktada, tüm varoluş, geçmiş, şimdi ve gelecek, zamanla birlikte tek bir noktaya toplanmış gibi görünmekte.” “Beyin Sizsiniz 4.0 Kuantik Çağ” isimli kitabımızda açık açık ifade ettiğimiz gibi…
Hayatın dengeli idamesi açısından, Dünyanın manyetik alanı çok önemlidir. Hayvanların yönlerini nasıl buldukları hep merak konusu olmuştur. Çin’de yaşayan bir grup fil geçen ilkbaharda yola çıktılar ve yaklaşık 500 km yol alarak güneye Myenmar veya Laos’a doğru göçe başladılar. Bunu neden yaptıkları bilinmiyor. Bilimciler merakla takip ediyorlar.
Nature’de Haziran 23, 2021’de çıkan “Magnetic sensitivity of cryptochrome 4 from a migratory songbird.” başlıklı yazıda araştırma sonuçları yayınlandı. Göç eden ile göç etmeyen kuşlar arasında cryptochrome 4 (CRY4) üzerinden bir araştırma yapılmış.
Yön bulma konusunda iki ana görüş ortaya çıkmıştır. Birincisi; kuşların bedeninde belli bir dizilimde bulunan oksitlenmiş demir bileşiği manyetit (Fe3O4) kristallerinin fiziksel ilişki halinde bulundukları mekanorespetörler üzerine tork(torque) uygulaması ile dönme kuvveti sağladığı ve mekanoreptörlerdeki iyon kanallarının açılıp kapanması ile bedenin yeniden hızalanmasını sağladığı şeklindedir. Diğer görüş ise; göç eden canlıların retinasında yer alan ve magnetik olarak duyarlı olan cryptochrome’lar manyetik alan değişikliğinde rol alarak yönü sağlarlar. Bu çalışmalar bile, elektromanyetik alanlardaki gelişme ve ilerlemeleri ileri derecede etkilemiş, yaşamın boyut değişimine sebep olmuştur.
Manyetik alan, çip mip derken akıllı tozlar hayatın içinde … Ve “Akıllı Tozlar”a gelince, N. Öz’e kulak verelim isterseniz: Sık sık “Nesnelerin İnterneti” kavramını duyuyoruz. Bu kavramın kapsamında ağa bağlı sensörlerle istediğimiz herhangi bir ortamın, binanın, şehrin sayısal olarak daha iyi anlaşılması da var. Örneğin; ışık, sıcaklık, titreşim, manyetik alan ve kimyasal ortam verilerinin toplanması ve big data analizleri… “Smart Dust” tam bu noktada çığır açma potansiyeli taşıyan bir buluştur. Hayal edelim bir defa… Mikroelektromekanik sensörler tüm şehirde serbestçe dolaşsa ve biraz önce bahsedilen verileri kablosuz ağ üzerinden iletse, işte “Akıllı Toz” (Smart Dust) bu minik sensör topluluğuna verilen isimdir. Peki hangi alanlarda kullanılır? Sensörlerin çok küçük olması nedeniyle insanlar tarafından görülmesini zordur, hatta imkansız sayılır. Buna bağlı olarak ise, askeri alanda veya güvenlik gerektiren alanlarda, korunacak bölge hakkında rahatça bilgi edinilebilir. Faydalarından bir diğeri ise, deprem hakkında öngörü sahibi olabilmektir. Sensörler sayesinde ses dalgaları incelenebilir ve deprem merkezleri tarafından kullanılabilir. Bunun dışında yangın, ulaşım, taşıma alanlarında çalışmalar öngörülmektedir. Kullanım maliyeti nedir diye düşünecek olursak, sensörlerin küçük ve maliyetsiz olduğu öngörünse de bağlantı için uygun bir ağ gerekmektedir. Kullanım şekline uygun bir network, yüksek maliyetlere sebep olabilir. “Smart Dust” yani “Akıllı Toz”un geleceğimize katkısı olacağı açıktır. Bu da, keşke hayatın yararına kullanılabilse sadece…
Bu arada felsefe yapmadan, şunu da ifade etmeliyim ki; istikbalde herhangi bir elektronik araç, metalik veya biyolojik implant(Ancak, Los Alamos’da yapılan incelemelerde, içlerinde Dünya dışı elementlerin de bulunduğu “meteorik maddeler”in tespit edildiği bildirilmiştir. H.A.) ve aracıya ihtiyaç kalmadan, “Beyin Sizsiniz 2, Beyinler arası İnternet, wbw ve gbw” isimli kitabımda da ifade ettiğim gibi, beyinler arası iletişim ve haberleşme mümkün olacak, bedenlerimiz bilgilerin toplandığı ve muhafaza edildiği en kapasiteli “DATACENTER” görevini ifa edecektir! Bakterilere fotoğraf yüklenebildiği gibi, DNA’ya da video ve film yüklenebilecektir. “Organik Bilgisayarlar” yola çıktı bile…
Bütün bunlarla birlikte, “İnsan 3.0, Yeni İnsan, Arketip” adlı kitabımda çok detaylı olarak anlattığım gibi, genetiği değiştirilmiş hücreler, yarı canlı implant antenler, beden içi ve organlar arası muhabere sistemleri, resetlenen(sıfırlanan) ya da “hack”lenen(ele geçirilen ve kontrol altına alınan) beyinler, hibrid bitkiler, gıdalar ve canlılar, “5 G, 6 G ve baz istasyonları da her yerde…” derken, halen mevcut olan fıtrî “İnsan” formu, biyoteknolojik gelişmeler ve “öleceğine inandırılmış korku imparatorluğu” deneyi
Comments count : 0